Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster


Yabancılaşma


Açıklama:
Kategori: Köşe Yazarları
Eklenme Tarihi: 13 Şubat 2020
Geçerli Tarih: 27 Kasım 2020, 01:07
Site: Görele Sol Platformu
URL: http://www.gorelesol.com/yazar.asp?yaziID=26888


Yabancılaşma

Yabancılaşma kendimizi çevremizden, içinde yaşadığımız toplumdan, kültürden kopuk hissetmemizdir.

Yalnızlık ya da dışlanma duygusu yaşarız.

Herkesten farklı hissettiğimiz için, insanlara yaklaşmak istemeyiz; konuşmak bile korkutur.

İlişkilerimizde ya da dünya meselelerinde anlam görmez ve yaşamın hiçbir amacı olmadığını düşünürüz.

Eylemlerimizin olaylar üzerinde hiçbir etkisi olmadığına, yaşamın üzerinde hiçbir kontrolümüzün kalmadığına inanırız.

Kimliğimizi ve kendimizle olan bağlantımızı kaybederiz.

Uykumuz bozulur, iştahımız düzensizleşir. Kolay yoruluruz.

Öz güvenimiz yiter.

Umut yoktur artık; ne bugünden ne de yarından bir şey beklemeyiz.

Yabancılaşmanın sağlığımızdan kaynaklanan nedenleri olabilir; psikotik akıl sağlığı bozuklukları, ağır travmalar, kronik ağrılar, tedavisi zor ya da imkânsız hastalıklar gibi…

Ama kitlesel bir yabancılaşma söz konusuysa, sosyoekonomik nedenlere bakmamız gerekir.

Kapitalizm, insanlara sonsuz ve mutlu bir hayat vaat eder: ‘’Amerikan Rüyası.’’

Oysa bu rüya nicedir bir kâbusa dönmekte…

İşsizlik, yoksulluk, evsizlik, aile içi şiddet, alkolizm, uyuşturucu istismarı, stres, panik atak, depresyon, artan boşanma oranları, çocuk istismarı, yalnızlaşma, intiharlar, akıl almaz boyutlarda antidepresan tüketimi, dehşet verici düzeyde doğa yıkımıyla bu kâbusun hemen herkes tarafından görüldüğüne tanıklık ediyoruz günümüzde.

Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi varoluşçu filozoflar da dâhil olmak üzere birçok düşünür, yabancılaşmanın insanlık durumunun kaçınılmaz bir özelliği olduğunu söylese de, Marx, yabancılaşmanın genel olarak sınıflı toplumun ve özellikle kapitalizmin bir ürünü olduğunu ve ekonomik sistemimizi yeniden düzenlediğimiz takdirde sorunu sona erdirebileceğimizi savunur.

Marx'ın yabancılaşma konusundaki en ayrıntılı tartışması, 1844'te yazdığı ancak 1930'lara kadar yayınlanmayan El Yazmaları'ndadır.

Marx, bu çalışmasında “yabancılaşmış emek” kavramına odaklanır.

Çalışma yaşamındaki yabancılaşmayı, asal yabancılaşma biçimi olarak görür.

Tezi; özgür, yaratıcı bir iş yapmanın, insan doğasının temel ihtiyacı olduğu varsayımına dayanır.

Kapitalizm bu ihtiyacı sistematik bir şekilde hayal kırıklığına uğratır.

Çalışma hayatı çoğu insan için sinir bozucu, hoş olmayan bir deneyimdir.

Karın tokluğuna veya sisteme yeni kurbanlar olarak sunulacak çocuklarının bakımını, eğitimini karşılamak amacıyla sevmediği, saygı duymadığı işlerde çalışan milyonlar için olduğu gibi…

Kapitalizm çalışma yaşamını fetişleştirir. Nefret edilse de bir işte çalışmamak, parazit olmakla eşdeğerdir.

Daha çok çalışırsa daha çok tüketebilir, evi, arabası, yazlığı bile olabilir.

Böylece sistemden ''aldığını'' sisteme iade eder.

Kapitalist çalışma düzeninin vahşi dişlilerinde can vermek, işsiz kalmaktan evla olduğu için, iş bulan ‘’bulduğuna şükretmeli’’ hiç itiraz etmeden boynunu giyotine gönüllü uzatmalıdır.

O performans seminerleri, ateşte yürütmeler, takımdaşlık ve kurumdaşlık kutsamaları ne için yapılır sanıyorsunuz?

Marx’a göre paranın iktidarı, her değeri tersine dönüştürür:

Sadakati sadakatsizliğe, aşkı nefrete, nefreti aşka, erdemi fenalığa ve fenalığı erdeme…

Önemli bir saptama; üzerine düşünün derim!

Üretimde işçinin isteklerinin yeri yoktur. Kendi becerilerini, yaratıcılığını, potansiyelini özgürce işine katamaz.

Çalışana, aidiyet ve yetkinlik duygusunu engelleyen bir iş bölümü dayatılır.

Özgün bir birey, yaratıcı bir insan olmaktan çıkar; artık makinanın canlı bir parçasıdır.

Günümüzde sadece fabrikalarda gerçekleşmez bu durum.

Dev bir bankanın bilgisayarına zincirlenmiş çalışan da aynı durumdadır.

Doktor, giderek daralan uzmanlık alanlarına sıkışır ve hastanın zihni, bedeni ve çevresiyle bütün bir insan olduğunu göremez hale gelir.

Çalışanın emeğiyle ürettiği bilgi ve metalar kendisine ait değildir.

İş, kendisini keşfedip gerçekleştireceği bir yer olmaktan çıkıp, her gün sürüklenerek gittiği, nefret ettiği, ‘’Pazartesi Sendromu’’ ile başlayan haftanın bir an önce sonunun gelmesi için dua ettiği bir angaryaya dönüşür.

İsteneni yapmadığında işten atılacağını, çoluğunun çocuğunun aç kalacağını bildiğinden, zincirlerine daha güçlü yapışır.

Özüne yabancılaşmış bir başka kurban olan çalışma arkadaşı, aynı zamanda rakibidir.

Böyle bir durumda insani bağlar kurulabilir mi?

Yabancılaşmanın bedeli mutsuzluk, umutsuzluk, avuç avuç içilen antidepresanlar ve yaşanmadan biten ömürlerdir…

Oysa insan ancak, yaşamdan beklenti ve isteklerini özgürce ifade edebildiği, doğayla uyumlu, baskı altında olmadan çalışıp üretebildiği koşullarda kendisini gerçekleştirebilir.

Boşuna hastalanmıyoruz!

Doç. Dr. Şafak Nakajima


Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster